Serkeş, geçimsiz, dövüşçü bayanlara karşı alınması lüzumlenen tedbirleri sıralayan âyetin nihayetinde şu şekilde deniliyor:
“...
Eğer (o kadınlar) itaat ederlerse, bundan sonra onların aleyhine farklı bir sebîl (yol) aramayın (onları incitmekten sakının).
Şüphesiz Tanrı, defa yücedir (Âli’dir), defa büyüktür (Kebîr’dir).” (Nisâ 4/34)
Âyette geride bıraktığımız “nüşuz”, başkaldırı, isyan, geçimsizlik (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 14/258) bayanın kocasına karşı buğzetmesi, nefret etmesi, nefsini itaatten çekmesi (isyan etmesi), gözünü ondan başkasına kaydırması (el-Isfehânî, Râgıb.
el-Müfredât, s: 751) şeklinde açıklanıyor.
Nisâ 18.
âyet adamın nüşuzun (serkeşliğinden) soz ettiğine göre sözcüklerin her iki eşi de içine alan ek bir manası henüz olmalı.
O da “sadâkatsizlik”tir.
Veda Hutbesinde Peygamber (sav) nüşuz’u “iffetsizlik” olarak izah etti.
Bu fuhuştan defa “eşler arası sadâkati zedeleyip kuvvetli geçimsizliğemeydan veren davranışlar” olsa gerektir.
Kadın için erkeğine baş kaldırma, erkek için ise eşe işkence mananınagelir.
Burada bayan nüşuz’unun öne çıkarılması, kuşak emniyetinden birinci derecede bayanın mesul olan tarafın bayan olmasındandır.” (İslâmoğlu, Mustafa.
Hayat Kitabı Kur’an, 1/158)
Kur’an kelimeleri yerinde kullanır ve bişi için seçip kullandığı kelimelerde hoşluk ve himetler bulunmaktadır.
Bunlardan bir tanesi de “nüşuz” kelimesidir.
Eşler arasındaki temas sevgi ve karşılıklı tolerans esasına dayanmalı.
Esasında müslüman eşler arasında bu denli bir geçimsizlik ve düşmancadavranış olmaması gerektiği temennisinden kaynaklı bu sözcük seçilmiş.
Nüşuz bir hadiste “müberrih-şiddetli geçimsizlik” olarak açıklanmıştır.
“...
Eğer (o kadınlar) itaat ederlerse, bundan sonra onların aleyhine farklı bir sebîl (yol) aramayın (onları incitmekten sakının).
Şüphesiz Tanrı, defa yücedir (Âli’dir), defa büyüktür (Kebîr’dir).” (Nisâ 4/34)
Âyette geride bıraktığımız “nüşuz”, başkaldırı, isyan, geçimsizlik (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 14/258) bayanın kocasına karşı buğzetmesi, nefret etmesi, nefsini itaatten çekmesi (isyan etmesi), gözünü ondan başkasına kaydırması (el-Isfehânî, Râgıb.
el-Müfredât, s: 751) şeklinde açıklanıyor.
Nisâ 18.
âyet adamın nüşuzun (serkeşliğinden) soz ettiğine göre sözcüklerin her iki eşi de içine alan ek bir manası henüz olmalı.
O da “sadâkatsizlik”tir.
Veda Hutbesinde Peygamber (sav) nüşuz’u “iffetsizlik” olarak izah etti.
Bu fuhuştan defa “eşler arası sadâkati zedeleyip kuvvetli geçimsizliğemeydan veren davranışlar” olsa gerektir.
Kadın için erkeğine baş kaldırma, erkek için ise eşe işkence mananınagelir.
Burada bayan nüşuz’unun öne çıkarılması, kuşak emniyetinden birinci derecede bayanın mesul olan tarafın bayan olmasındandır.” (İslâmoğlu, Mustafa.
Hayat Kitabı Kur’an, 1/158)
Kur’an kelimeleri yerinde kullanır ve bişi için seçip kullandığı kelimelerde hoşluk ve himetler bulunmaktadır.
Bunlardan bir tanesi de “nüşuz” kelimesidir.
Eşler arasındaki temas sevgi ve karşılıklı tolerans esasına dayanmalı.
Esasında müslüman eşler arasında bu denli bir geçimsizlik ve düşmancadavranış olmaması gerektiği temennisinden kaynaklı bu sözcük seçilmiş.
Nüşuz bir hadiste “müberrih-şiddetli geçimsizlik” olarak açıklanmıştır.
“Sebîl”; şer’î işlerden bir işte çıkış yolu, deva manasındadır.
(İbni Atıyye, Abdulhak.
Muharriru’l-Veciz, s: 463)
Ancak burada “sebîl”e; neden, aleyhte farklı bir yol, bahane olarak manaveriliyor.
Bazıları kadınların Kur’an’ın “nüşuz” dediği geçimsizliklerine karşı öngörülen tedbirleri uygulamada ölçüyü kaçırabilir.
Kur’an’ın aileyi kurtarmayı ve farklı hikmetleri içerisine alan bu tadbirleri kadınların aleyhine kullanabilir.
Nitekim yıllardan beri İslâm ülkelerinde pek çokları kadınları dövmeye Kur’an’ın destur verildiğini zannetmişlerdir.
Âyette geride bıraktığımız “darabe” fiili birçok manaya geldiği durumdaburada ısrarla dövme manası ön tasarıya çıkartıldı.
Bu âyet iç ve dış bağlam yönünden iki insan cinsi (erkek-kadın) arasında değil, birbirine evlilik sözleşmesi ile bağlı iki doğrultu (karı-koca) arasında, aile içi olabilecek hadise hakkındadır.
Burada sahip olunan olandan henüz beşeri imkan sevkeden bir öneriye yer verilmektdir.
Yani mesele olunca aklına hanım dövmek gelenlere, meselesi çözmedefarklı altarnatifler tavsiye edilmekte, bayana karşı kötülük programınönüne geçilmek istenmektedir.
(İslâmoğlu, Mustafa.
Hayat Kitabı Kur’an, 1/158)
Peygamber (sav) vefatından kısa müddet evvel Veda Haccı münasebetiyle yaptığı konuşmada, bayanın yanlızca “gayr-i ahlakî davranışta bulunmaktan açık şeklinde suçlu bulunması” durumundadövülebileceğini ve bunun da “acı vermeyecek şeklinde yapılması” (ğayr-i müberrih) gerekliliğini bildirmiştir.
Fıkıh otoriteleri, şayet her şeye karşın dayağa başvurulacaksa, bunun hafif ya da simgesel kalitede olması, “bir misvakla ya da aynısı bir şey” ile, hem de “katlanmış bir mendil” ile yapması gerekliliğinivurgulamışlardır.
Bazı âlimler ise dayağa istisnaî olarak destur verilmiş bulunduğu ve tercihen bundan sakınılması gerektiği görüşündedirler.
(İbni Atıyye, Abdulhak.
Muharriru’l-Veciz, s: 463)
Ancak burada “sebîl”e; neden, aleyhte farklı bir yol, bahane olarak manaveriliyor.
Bazıları kadınların Kur’an’ın “nüşuz” dediği geçimsizliklerine karşı öngörülen tedbirleri uygulamada ölçüyü kaçırabilir.
Kur’an’ın aileyi kurtarmayı ve farklı hikmetleri içerisine alan bu tadbirleri kadınların aleyhine kullanabilir.
Nitekim yıllardan beri İslâm ülkelerinde pek çokları kadınları dövmeye Kur’an’ın destur verildiğini zannetmişlerdir.
Âyette geride bıraktığımız “darabe” fiili birçok manaya geldiği durumdaburada ısrarla dövme manası ön tasarıya çıkartıldı.
Bu âyet iç ve dış bağlam yönünden iki insan cinsi (erkek-kadın) arasında değil, birbirine evlilik sözleşmesi ile bağlı iki doğrultu (karı-koca) arasında, aile içi olabilecek hadise hakkındadır.
Burada sahip olunan olandan henüz beşeri imkan sevkeden bir öneriye yer verilmektdir.
Yani mesele olunca aklına hanım dövmek gelenlere, meselesi çözmedefarklı altarnatifler tavsiye edilmekte, bayana karşı kötülük programınönüne geçilmek istenmektedir.
(İslâmoğlu, Mustafa.
Hayat Kitabı Kur’an, 1/158)
Peygamber (sav) vefatından kısa müddet evvel Veda Haccı münasebetiyle yaptığı konuşmada, bayanın yanlızca “gayr-i ahlakî davranışta bulunmaktan açık şeklinde suçlu bulunması” durumundadövülebileceğini ve bunun da “acı vermeyecek şeklinde yapılması” (ğayr-i müberrih) gerekliliğini bildirmiştir.
Fıkıh otoriteleri, şayet her şeye karşın dayağa başvurulacaksa, bunun hafif ya da simgesel kalitede olması, “bir misvakla ya da aynısı bir şey” ile, hem de “katlanmış bir mendil” ile yapması gerekliliğinivurgulamışlardır.
Bazı âlimler ise dayağa istisnaî olarak destur verilmiş bulunduğu ve tercihen bundan sakınılması gerektiği görüşündedirler.
Şayet kadınlar Kur’an’da sıralanan tebdirlere baş vurulmadan, veyahutzorunlu olarak baş vurulduktan ardından kendilerini düzeltir, huzursuzluğa meydan veren davranışlardan vazgeçer, ailenin kaidelerineitaat ederlerse bundan sonra işaret edilen yöntemlerden başkasını aramak yanlıştır.
Bundan öte kadınların aleyhine farklı bir yol yoktur.
Yani “onlara el ya da dil ile işkence etmeye etmeye kalkışmayın, onlaraherhangi bir şeklinde zulmetmeyin.
Durum dışarıdan bakınca düzgün görünüyorsa bundan sonra bu işin içyüzü nedir diye incelemeye, bundan aleyhte bişi bulmaya kalkışmayın” deniliyor.
Bundan öte kadınların aleyhine farklı bir yol yoktur.
Yani “onlara el ya da dil ile işkence etmeye etmeye kalkışmayın, onlaraherhangi bir şeklinde zulmetmeyin.
Durum dışarıdan bakınca düzgün görünüyorsa bundan sonra bu işin içyüzü nedir diye incelemeye, bundan aleyhte bişi bulmaya kalkışmayın” deniliyor.
“eğer itaat ederlerse...” “Yine de onların serkeşlik etmesinden kaygıediyorsanız yanlızca nasihat verin, yataklarında onları yalnız bırakmayın.
İtaat etmezlerse vaziyet değişir.
Onlar itaate dönerlerse siz de onlara karşı görevlerinizi adına kazancın.
Onlara işkence ve onların hoşlanmayacağı şeyleri inşa etmek için bir yol izlemeyin.
Bedenlerinde ya da mallarında size helâl olmayan bişi yapmaya bir yola (bahaneye) başvurmayın” demektir.
Bunlardan ardından bir eşin diğerine; “seni bundan sonra sevmiyorum, senden nefret ediyorum” demesi onu dil ile dövmek, ona işkenceetmektir.
(Taberî, İbni Cerir.
Câmiu’l-Beyan, 4/71-72)
“...artık onların aleyhine farklı bir sebîl (yol) aramayın...” Başka bir deyişle soz ya da fiille onlara karşı cinayet işlemeyin.
İşte bu onlar üstünde üstün oluşun vurgulanmasından, te’dip edilmeleri için olanak verilmesinden ardından bayanlara zulmü yasaklayan bir emirdir.
Bu, eşlerin kocalarını sevmeleri için onları zorlamaya hak olmadığını daanımsadıyor.
Çünkü bu onların elinde olan bişi değildir.
(Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/)
“eğer itaat ederlerse...” “Artık bundan bu tür sırf onlara işkence olsun diye dövmeye kalkışmayın, onları yermeyin, onları suçlayıp durmayın.
Onlardan dolayı tevbe edin.
Daha evvel yapan oldukları noksan ve kabahatlerini, itaate başlamaları, boyun eğmeleri ve bundan sonra huzursuzluk çıkarmamaları durumundahiç olmamış gibi görün, affedin.
Allah’ın azabından ve sizi cezalandırmasından sakının.
Unutmayınız ki Allah’ın kuvveti sizin eliniz altında bulunanlara göre gösterdiğiniz efor ve kuvvetten henüz büyüktür.
Kadınlara haksızlık faktörüz halinde onun tokadı size defa ağırgerçekleşir.”
İtaat etmezlerse vaziyet değişir.
Onlar itaate dönerlerse siz de onlara karşı görevlerinizi adına kazancın.
Onlara işkence ve onların hoşlanmayacağı şeyleri inşa etmek için bir yol izlemeyin.
Bedenlerinde ya da mallarında size helâl olmayan bişi yapmaya bir yola (bahaneye) başvurmayın” demektir.
Bunlardan ardından bir eşin diğerine; “seni bundan sonra sevmiyorum, senden nefret ediyorum” demesi onu dil ile dövmek, ona işkenceetmektir.
(Taberî, İbni Cerir.
Câmiu’l-Beyan, 4/71-72)
“...artık onların aleyhine farklı bir sebîl (yol) aramayın...” Başka bir deyişle soz ya da fiille onlara karşı cinayet işlemeyin.
İşte bu onlar üstünde üstün oluşun vurgulanmasından, te’dip edilmeleri için olanak verilmesinden ardından bayanlara zulmü yasaklayan bir emirdir.
Bu, eşlerin kocalarını sevmeleri için onları zorlamaya hak olmadığını daanımsadıyor.
Çünkü bu onların elinde olan bişi değildir.
(Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/)
“eğer itaat ederlerse...” “Artık bundan bu tür sırf onlara işkence olsun diye dövmeye kalkışmayın, onları yermeyin, onları suçlayıp durmayın.
Onlardan dolayı tevbe edin.
Daha evvel yapan oldukları noksan ve kabahatlerini, itaate başlamaları, boyun eğmeleri ve bundan sonra huzursuzluk çıkarmamaları durumundahiç olmamış gibi görün, affedin.
Allah’ın azabından ve sizi cezalandırmasından sakının.
Unutmayınız ki Allah’ın kuvveti sizin eliniz altında bulunanlara göre gösterdiğiniz efor ve kuvvetten henüz büyüktür.
Kadınlara haksızlık faktörüz halinde onun tokadı size defa ağırgerçekleşir.”
-Çıkış yolu/çıkar yol manasında sebîl
Sebîl, bu arada kişileri Allah’ın yoluna götürücü kanıt, işaret ve çıkış yolu anlamlarına gelmektedir.
Bir âyette şu şekilde deniyor:
“Size ne oluyor da münafıklar ile ilgili iki gruba ayrıldınız? Tanrı, onlarıgerçekleştirdikleri işlerden kaynaklı baş aşağı ederek ( yada tersliyerek)külüstür konumlarına (küfre) döndürmüştür.
Allah’ın saptırdığına hidâyet mi vermek mi istiyorsunuz? Tanrı bazısaptırırsa, sen onun için hiçbir zaman bir sebîl (çıkış yolu) bulamazsın.
Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da birlikteolasınız.
O durumda onlar hicret edinceye kadar onlardan hiç birini veli (candanarkadaş, müttefik) edinmeyin...” (Nisâ 4/88-89)
Buradaki “sebîl” meallerde Türkçe’ye, yol, çıkış yolu, (doğruya) yol şeklinde aktarılmış.
Allah’ın saptırdığı ve kendileri için bir sebîl (çıkış yolu), kurtuluş yolu, çıkar yol kalmayan münafıklar kimlerdir?
Âyette sözü edilen şahıslar hangi hatayı yaptılar ki sapıklığa mahkûm oldular, hidâyetten yoksun edildiler, hidâyetin kapıları kendilerine kapandı?
Bilindiği gibi insan kendisi serbest iradesi ile ya hidâyeti ya dalâleti (sapıklığı), ya hakkı ya bâtılı, ya itaati ya başkaldırısı, ya ibadeti/şükretmeyi ya nankörlük etmeyi seçer.
Allah (cc) bu hususta kullarını zorlamaz.
İnsanın mesul olması için yaptıklarında serbest olması lazım olur.
Din seçimi de böyledir.
Kimse müslüman, kafir, müşrik, münafık olarak doğmaz.
Herkes âkil-bâliğ olduktan ardından inancını da, eylemlerini de, başka bir deyişle yolunu kendi seçer.
Bu isimlerden birini beğenip alır.
Ancak ibadet ettiğini iddia ettikten ardından, defaatle karşı tarafa geçenleri, gayr-i müslimlerin tarafını kuvvetli görünce İslâma hıyanetedenleri, dünyalık çıkarları için çift oynayanları kepaze bir şeklindekülüstür hallerine dönderir.
Yani İslâmdan evvelki küfür (inkâr) durumlarına dönerler, Tanrı onlara inkârcı muamelesi yapar.
Sebîl, bu arada kişileri Allah’ın yoluna götürücü kanıt, işaret ve çıkış yolu anlamlarına gelmektedir.
Bir âyette şu şekilde deniyor:
“Size ne oluyor da münafıklar ile ilgili iki gruba ayrıldınız? Tanrı, onlarıgerçekleştirdikleri işlerden kaynaklı baş aşağı ederek ( yada tersliyerek)külüstür konumlarına (küfre) döndürmüştür.
Allah’ın saptırdığına hidâyet mi vermek mi istiyorsunuz? Tanrı bazısaptırırsa, sen onun için hiçbir zaman bir sebîl (çıkış yolu) bulamazsın.
Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da birlikteolasınız.
O durumda onlar hicret edinceye kadar onlardan hiç birini veli (candanarkadaş, müttefik) edinmeyin...” (Nisâ 4/88-89)
Buradaki “sebîl” meallerde Türkçe’ye, yol, çıkış yolu, (doğruya) yol şeklinde aktarılmış.
Allah’ın saptırdığı ve kendileri için bir sebîl (çıkış yolu), kurtuluş yolu, çıkar yol kalmayan münafıklar kimlerdir?
Âyette sözü edilen şahıslar hangi hatayı yaptılar ki sapıklığa mahkûm oldular, hidâyetten yoksun edildiler, hidâyetin kapıları kendilerine kapandı?
Bilindiği gibi insan kendisi serbest iradesi ile ya hidâyeti ya dalâleti (sapıklığı), ya hakkı ya bâtılı, ya itaati ya başkaldırısı, ya ibadeti/şükretmeyi ya nankörlük etmeyi seçer.
Allah (cc) bu hususta kullarını zorlamaz.
İnsanın mesul olması için yaptıklarında serbest olması lazım olur.
Din seçimi de böyledir.
Kimse müslüman, kafir, müşrik, münafık olarak doğmaz.
Herkes âkil-bâliğ olduktan ardından inancını da, eylemlerini de, başka bir deyişle yolunu kendi seçer.
Bu isimlerden birini beğenip alır.
Ancak ibadet ettiğini iddia ettikten ardından, defaatle karşı tarafa geçenleri, gayr-i müslimlerin tarafını kuvvetli görünce İslâma hıyanetedenleri, dünyalık çıkarları için çift oynayanları kepaze bir şeklindekülüstür hallerine dönderir.
Yani İslâmdan evvelki küfür (inkâr) durumlarına dönerler, Tanrı onlara inkârcı muamelesi yapar.
Allah bazı saptırırsa, sen onun için hiçbir zaman bir sebîl (çıkış yolu) bulamazsın” kısmını; kendine Hak ulaştıktan ardından dalâlete düşen,veyahut ibadet ettiğini söyledikten ardından sapıklığı seçenek edenler azabı (cezayı) hak ederler.
Onlar için bir çıkar yol, kurtuluş yolu, bir deva, kurtulmaya bir nedenyoktur.
Onları hak ettikleri cezadan kimse kurtaramaz” şeklinde anlayabilir miyiz?
Mekke’den Medine’ye hicret ardından sahabelerin temas kurdukları gayr-i müslimler şu gruplara ayrılmıştı: Mekke’de ve Medine’de yaşam sürdüren müşrikler, Medine ve seviyesinde yaşam sürdüren Ehl-i kitap (daha defa yahudiler), hem Mekke’de hatta Medine’de yaşam sürdüren ve müslüman görünen münafıklar.
Nisâ 88-91.
âyetlerde bu konular ele alınmış, ilişkilerde uyulacak kaidelere işaret edilmiştir.
Burada mevzubahis edilen münafıkların Medine’de yaşayanlar mı, yok iseMekke’de kalanlardan bir küme mu bulunduğu ile ilgili tefsircilerindeğişik izahları (Komisyon; Kur’an Yolu, 2/84) ve hadis- tefsir kaynaklarında bu âyetlerin iniş (nüzul) nedeni olarak bir kaç rivâyet var.
“Burada geride bıraktığımız “münafıklar” haklarında Bekara ve Münafıkûn gibi sûrelerdeki alakalı âyetlerin nâzil bulunduğu kimseler değildir.
Bunlardan maksat; Peygamber saatinde zahiren müslümanlara arkadaşve onları sever gözüken müşriklerden bir zümredir.
Onlar “müslümanlık” iddialarında yalancıdırlar.
Kendileri gibi müşriklerden yanadırlar.
Böyleleri müslümanları güçlü gördükleri vakit ihtiyaten müslümanlaraarkadaş gözükmekte, fakat zaafa düştüklerinde de derhal onların aleyhine geçmektedirler.
İşte müslümanlar şunlar ile ilgili iki gruba ayrılmışlardı.
Bazıları bunların arkadaş sayılması ve açıktan açığa kendilerine husumeteden başka müşriklere karşı kendilerinden takviye alınabileceği kanaatini taşırken, kimileri ise açıktan açığa husumet eden diğerlerine sebepdavranılıyorsa bunlara da aynısı şeklinde davranılması gerektiği kanaatinde idiler.
Tanrı (cc) müslümanların bu yaklaşımını hoş karşılamadı ve “HalbukiTanrı kendisi ettikleri sebebinden baş aşağı etmiştir” buyurdu.
Bu şu demektir: “Siz onların ile ilgili sebep gerçekleşir da değişikgörüşleri benimsersiniz? Oysa Tanrı, şirk ve günah işlemeleri dolaysıyla onları başaşağı etmiş ve sizin bulunduğunuz hak yoldan çevirmiştir.
Onlar için bir çıkar yol, kurtuluş yolu, bir deva, kurtulmaya bir nedenyoktur.
Onları hak ettikleri cezadan kimse kurtaramaz” şeklinde anlayabilir miyiz?
Mekke’den Medine’ye hicret ardından sahabelerin temas kurdukları gayr-i müslimler şu gruplara ayrılmıştı: Mekke’de ve Medine’de yaşam sürdüren müşrikler, Medine ve seviyesinde yaşam sürdüren Ehl-i kitap (daha defa yahudiler), hem Mekke’de hatta Medine’de yaşam sürdüren ve müslüman görünen münafıklar.
Nisâ 88-91.
âyetlerde bu konular ele alınmış, ilişkilerde uyulacak kaidelere işaret edilmiştir.
Burada mevzubahis edilen münafıkların Medine’de yaşayanlar mı, yok iseMekke’de kalanlardan bir küme mu bulunduğu ile ilgili tefsircilerindeğişik izahları (Komisyon; Kur’an Yolu, 2/84) ve hadis- tefsir kaynaklarında bu âyetlerin iniş (nüzul) nedeni olarak bir kaç rivâyet var.
“Burada geride bıraktığımız “münafıklar” haklarında Bekara ve Münafıkûn gibi sûrelerdeki alakalı âyetlerin nâzil bulunduğu kimseler değildir.
Bunlardan maksat; Peygamber saatinde zahiren müslümanlara arkadaşve onları sever gözüken müşriklerden bir zümredir.
Onlar “müslümanlık” iddialarında yalancıdırlar.
Kendileri gibi müşriklerden yanadırlar.
Böyleleri müslümanları güçlü gördükleri vakit ihtiyaten müslümanlaraarkadaş gözükmekte, fakat zaafa düştüklerinde de derhal onların aleyhine geçmektedirler.
İşte müslümanlar şunlar ile ilgili iki gruba ayrılmışlardı.
Bazıları bunların arkadaş sayılması ve açıktan açığa kendilerine husumeteden başka müşriklere karşı kendilerinden takviye alınabileceği kanaatini taşırken, kimileri ise açıktan açığa husumet eden diğerlerine sebepdavranılıyorsa bunlara da aynısı şeklinde davranılması gerektiği kanaatinde idiler.
Tanrı (cc) müslümanların bu yaklaşımını hoş karşılamadı ve “HalbukiTanrı kendisi ettikleri sebebinden baş aşağı etmiştir” buyurdu.
Bu şu demektir: “Siz onların ile ilgili sebep gerçekleşir da değişikgörüşleri benimsersiniz? Oysa Tanrı, şirk ve günah işlemeleri dolaysıyla onları başaşağı etmiş ve sizin bulunduğunuz hak yoldan çevirmiştir.
Kıyâmette cehennemi hak edenler kendisi azgınlıklarının ve kötülüklerinin karşılığını alırlar.
Ancak Allah’ın gazabı onların hak ettiği azaptan henüz büyüktür.
Allah onlara şu şekilde diyecek : «Çünkü siz imana çağrı ediliyorsunuzfakat (davet edildiğiniz şeyi) inkâr ediyorsunuz.
Onlar da şu şekilde derler: “Ey Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez da dirilttin.
Günahlarımızı kabulleniyoruz.
Şimdi (bu ateşten) bir çıkış yolu (sebil) var mı?” (Mü’min 40/11.
Bir benzeri: Şûrâ 42/45-46)
Allah’ın ilâhi kitaplar ve peygamberler aracılığıo ile yaptığı uyarılara kulak tıkayarak dünya yaşamını inkar, kötülük ve başkaldırı ile geçirenler; ahirette hak ettikleri karşılığı alacaklar.
Bu kötü sonuçla karşılaştıkları vakit dünyadaki yaptıklarından pişmanlık duyacaklar ve kendilerine kızacaklar.
Suçlu olduklarını itiraf edecekler.
Aldıkları cezadan kurtulmak için bir çıkış yolu arayacaklar.
Ancak bulamayacaklar.
Çünkü böyleleri dünya hjayatında İslami davete karşı amansız düşma idiler, veyahut Allah’ın dışındaki varlıklara ilâh diye tapınıyorlardı.
Allah’ın isiminin anılmasından hoşlanmıyor, fakat putlara, siyana ve günaha severek koşuyorlardı.
Ancak Allah’ın gazabı onların hak ettiği azaptan henüz büyüktür.
Allah onlara şu şekilde diyecek : «Çünkü siz imana çağrı ediliyorsunuzfakat (davet edildiğiniz şeyi) inkâr ediyorsunuz.
Onlar da şu şekilde derler: “Ey Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez da dirilttin.
Günahlarımızı kabulleniyoruz.
Şimdi (bu ateşten) bir çıkış yolu (sebil) var mı?” (Mü’min 40/11.
Bir benzeri: Şûrâ 42/45-46)
Allah’ın ilâhi kitaplar ve peygamberler aracılığıo ile yaptığı uyarılara kulak tıkayarak dünya yaşamını inkar, kötülük ve başkaldırı ile geçirenler; ahirette hak ettikleri karşılığı alacaklar.
Bu kötü sonuçla karşılaştıkları vakit dünyadaki yaptıklarından pişmanlık duyacaklar ve kendilerine kızacaklar.
Suçlu olduklarını itiraf edecekler.
Aldıkları cezadan kurtulmak için bir çıkış yolu arayacaklar.
Ancak bulamayacaklar.
Çünkü böyleleri dünya hjayatında İslami davete karşı amansız düşma idiler, veyahut Allah’ın dışındaki varlıklara ilâh diye tapınıyorlardı.
Allah’ın isiminin anılmasından hoşlanmıyor, fakat putlara, siyana ve günaha severek koşuyorlardı.

Yorum Gönder