Kur’an ibadet etmeyi onu Allah’ın kalplerde tezyîn etmesi (süslemesi, güzelleştirmesi) plarak izah ediyor.
Aşağıya alacağımız âyet ilk olarak Peygamberin sahabelerine hitap ediyor.
Ancak bu hükmünün genel olmasına mani değildir.
Ayet her ne kadar Medine döneminde sahabelerden bazılarınıngerçekleştirdikleri üstüne inmiş olsa da, buradan hareketle her devrin, her beldenin müslümanına eskimez ölçüler getiriyor.
Katâde bu âyeti okuduktan ardından, kendini dinleyenlere şu şekildedemiş: "Âyetin mevzubahis ettiği şahıslar Peygamberin arkadaşlarıdır.
Şayet Peygamber onların isabetsiz görüşlerine göre hareket edecek olsaydı, külfet yaşarlardı.
Sizlerse görüş ve akıl istikametinden sahabelerden henüz zayıfsınız.
Herkes kendisi görüşüne kuşku ile baksın ve Kitab’a sımsıkı sarılsın.
Aşağıya alacağımız âyet ilk olarak Peygamberin sahabelerine hitap ediyor.
Ancak bu hükmünün genel olmasına mani değildir.
Ayet her ne kadar Medine döneminde sahabelerden bazılarınıngerçekleştirdikleri üstüne inmiş olsa da, buradan hareketle her devrin, her beldenin müslümanına eskimez ölçüler getiriyor.
Katâde bu âyeti okuduktan ardından, kendini dinleyenlere şu şekildedemiş: "Âyetin mevzubahis ettiği şahıslar Peygamberin arkadaşlarıdır.
Şayet Peygamber onların isabetsiz görüşlerine göre hareket edecek olsaydı, külfet yaşarlardı.
Sizlerse görüş ve akıl istikametinden sahabelerden henüz zayıfsınız.
Herkes kendisi görüşüne kuşku ile baksın ve Kitab’a sımsıkı sarılsın.
Kur’an, fâsıkların (yoldan çıkmışların) verilen, getirdiği, söylediği haberlerin derhal kabul edilmemesini, araştırılmasını emrediyor.
Herhangi bir haberin kabul edilip inanılması için haberi getiren muhabirin, habercinin ya da haber kaynağının âdil, dürüst, doğru, başka bir deyişle emin olması gerekmektedir.
(Hadis ilminde böylelerine “sika râvi” denir)
Hucurat 49/6.
âyetin nüzûl nedeni olarak kaynaklarda şu şekilde bir rivâyet var: “Ben-i Mustalık kabilesinin başkanı Hâris b.
Dirar el-Huzâî anlattı: (Bir gün) Peygamberin huzuruna vardım.
Beni İslâma çağrı etti.
Ben de kabul ettim.
Beni zekât vermeye çağrı etti.
Onu da kabul ettim ve ona; “Ey Allah’ın Elçisi, kavmime dönüp onları İslâma ve zekât vermeye çağrı edeyim.
Daveti kabul edenlerin zekâtlarını toplayayım.
Sen de İban’a şu vakitte bir elçi gönder, topladığım zekâtları ona vereyim o da sana getirsin diye konuştu.
Hâris b.
Dırar zekâtları toplayıp İban olarak bilinen yere getirdi.
Ama Peygamberin elçisi ortalıkta yoktu.
Hâris elçiyi göremeyince Allah’ın Elçisini kızdıracak bir hadise olduğunu zannetti.
Hemen kavmin ileri gelenlerini topladı ve onlara; “Peygamberin elçisi topladığım zekâtı alabilmek emeliyle şu zamanda bana bir elçi gönderecekti.
Peygamber hiçbir zaman sözünden dönmez.
Elçinin gelmeyişinin nedeni Peygamberin kendimize kızmış olmasıdır.
Ben farklı neden göremiyorum.
Haydin Peygamber’e beraber gidelim.”
Onlar Peygamber’e doğru yola çıktıkları sırada Peygamber de Velid b.
Ukbe’yi zekât mallarını getirmesi için onlara doğru göndermişti.
Velid biraz gittikten ardından korkup geri döndü.
Peygamberin yanına varınca da; “Hâris bana zekât mallarını vermedi, üstelik de beni öldürmeye kalkıştı” diye konuştu.
Bunun üstüne Peygamber Hâris’e karşı bir seriyye (küçük askeri birlik) gönderdi.
Seriyye yolda Hâris ve arkadaşlarıyla karşılaştılar.
Hâris onlara; “Kime karşı gönderildiniz” diye sordu.
Onlar; “sana karşı” dediler.
“Niçin” diye sordu.
Onlar; “Allah’ın elçisi sana Velid’i gönderdi.
Sen ona zekât mallarını vermediğin gibi, onu öldürmek istemişsin” dediler.
Herhangi bir haberin kabul edilip inanılması için haberi getiren muhabirin, habercinin ya da haber kaynağının âdil, dürüst, doğru, başka bir deyişle emin olması gerekmektedir.
(Hadis ilminde böylelerine “sika râvi” denir)
Hucurat 49/6.
âyetin nüzûl nedeni olarak kaynaklarda şu şekilde bir rivâyet var: “Ben-i Mustalık kabilesinin başkanı Hâris b.
Dirar el-Huzâî anlattı: (Bir gün) Peygamberin huzuruna vardım.
Beni İslâma çağrı etti.
Ben de kabul ettim.
Beni zekât vermeye çağrı etti.
Onu da kabul ettim ve ona; “Ey Allah’ın Elçisi, kavmime dönüp onları İslâma ve zekât vermeye çağrı edeyim.
Daveti kabul edenlerin zekâtlarını toplayayım.
Sen de İban’a şu vakitte bir elçi gönder, topladığım zekâtları ona vereyim o da sana getirsin diye konuştu.
Hâris b.
Dırar zekâtları toplayıp İban olarak bilinen yere getirdi.
Ama Peygamberin elçisi ortalıkta yoktu.
Hâris elçiyi göremeyince Allah’ın Elçisini kızdıracak bir hadise olduğunu zannetti.
Hemen kavmin ileri gelenlerini topladı ve onlara; “Peygamberin elçisi topladığım zekâtı alabilmek emeliyle şu zamanda bana bir elçi gönderecekti.
Peygamber hiçbir zaman sözünden dönmez.
Elçinin gelmeyişinin nedeni Peygamberin kendimize kızmış olmasıdır.
Ben farklı neden göremiyorum.
Haydin Peygamber’e beraber gidelim.”
Onlar Peygamber’e doğru yola çıktıkları sırada Peygamber de Velid b.
Ukbe’yi zekât mallarını getirmesi için onlara doğru göndermişti.
Velid biraz gittikten ardından korkup geri döndü.
Peygamberin yanına varınca da; “Hâris bana zekât mallarını vermedi, üstelik de beni öldürmeye kalkıştı” diye konuştu.
Bunun üstüne Peygamber Hâris’e karşı bir seriyye (küçük askeri birlik) gönderdi.
Seriyye yolda Hâris ve arkadaşlarıyla karşılaştılar.
Hâris onlara; “Kime karşı gönderildiniz” diye sordu.
Onlar; “sana karşı” dediler.
“Niçin” diye sordu.
Onlar; “Allah’ın elçisi sana Velid’i gönderdi.
Sen ona zekât mallarını vermediğin gibi, onu öldürmek istemişsin” dediler.
Ardından derhal Peygamberin huzuruna geldi.
Peygamber; “Zekât mallarını vermeyip elçimi öldürmek mi istedin?” diye sordu.
Hâris; “Sen hak ile gönderene yemin ederim ki, ne ben onu gördüm, ne de o beni gördü.
Buraya da fakat senin elçinin gelmemesi üstüne, Tanrı ve Elçisi’nin gazabına uğramaktan korktuğum için geldim” diye konuştu.
Bunun üstüne bu âyet indi.
Peygamber; “Zekât mallarını vermeyip elçimi öldürmek mi istedin?” diye sordu.
Hâris; “Sen hak ile gönderene yemin ederim ki, ne ben onu gördüm, ne de o beni gördü.
Buraya da fakat senin elçinin gelmemesi üstüne, Tanrı ve Elçisi’nin gazabına uğramaktan korktuğum için geldim” diye konuştu.
Bunun üstüne bu âyet indi.
Bir fâsık, başka bir deyişle yoldan çıkmış, günah işlemekten çekinmeyenya da yalancı biri size –hangi hususta olurs olsun- bir haber getirirse onaderhal inanmayın.
Bekleyin, imkanınız varsa araştırın.
Elinizde net malumat, vesika, kanıt, isbat olmadan bir kimse, bir küme ya da bir mevzu ile ilgili net kararınızı vermeyin.
Acele edip bilgisizce, delilsiz önyargılı davranmayın.
Bilmeden, anlamadan, hatalı malumat ve haberle hatalı neticelerevarırsınız, hatalı kararlar alırsınız.
Böylece başkalarına zarar verirsiniz, haksızlık yapan bulunursuzunuz.
Bunun hatalı olduğunu anlayınca da yaptığınız hatadan kaynaklıpişmanlık duyarsınız.
Böyle yanlışların zararı yanlızca ile ilgili isabetsiz hüküm/karar verdiğiniz kimselere dokunmaz, eninde nihayetinde size de dokunur.
Günümüzde müslümanlar bu ilkeye daha fazla ilgi etmeliler.
Zira piyasadaki haber nehirlerinin (yazılı ve resim medyanın) başındaçoğunlukla fâsıklar, gayr-i müslimler, kezzaplar oturuyor.
Bekleyin, imkanınız varsa araştırın.
Elinizde net malumat, vesika, kanıt, isbat olmadan bir kimse, bir küme ya da bir mevzu ile ilgili net kararınızı vermeyin.
Acele edip bilgisizce, delilsiz önyargılı davranmayın.
Bilmeden, anlamadan, hatalı malumat ve haberle hatalı neticelerevarırsınız, hatalı kararlar alırsınız.
Böylece başkalarına zarar verirsiniz, haksızlık yapan bulunursuzunuz.
Bunun hatalı olduğunu anlayınca da yaptığınız hatadan kaynaklıpişmanlık duyarsınız.
Böyle yanlışların zararı yanlızca ile ilgili isabetsiz hüküm/karar verdiğiniz kimselere dokunmaz, eninde nihayetinde size de dokunur.
Günümüzde müslümanlar bu ilkeye daha fazla ilgi etmeliler.
Zira piyasadaki haber nehirlerinin (yazılı ve resim medyanın) başındaçoğunlukla fâsıklar, gayr-i müslimler, kezzaplar oturuyor.
Bu tür bir halde Peygamber Hâris b.
Dırar ile ilgili yalan ifade eden bireyin dediklerine göre hareket etseydi,kuşkusuz eksiklikleri yapacaktı.
Ama Peygamber söylenilen şeyin doğru olup olmadığını kavramak için bir seriyye gönderdi.
Sonuçta Hâris b.
Dırar’ın Medine’ye gelip vaziyeti izahı üstüne mevzu anlaşıldı.
Kimseye zarar verilmedi.
Eğer çabuk edilip de birilerine ceza verilseydi, -âyetin dediği gibi- eldenet malumat olmadan bakalarına zarar verilmiş gerçekleşir, ardından da yapılanlardan pişmanlık duyulurdu.
Velid b.
Ukbe ile ilgili indiği söylenen bu âyet, haberi getiren bireyi “fâsık” olarak niteliyor.
Yoldan çıkan mananına gelen fâsık Kur’an’da genellike müşrikler ve kâfirler ile ilgili tüketilir.
“Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete ulaştırmaz” (Münâfıkûn 63/6), “Rabbinin emrinin dışına çıktı (fâsık oldu)” (Kehf 18/50), “Fıska düşenlerin yeri ateştir” (Secde 32/20) gibi.
Burada adı geride bıraktığımız Velid ise babası Muğire’yi bırakıp müslüman olmuş, Medine’ye hicret etmiş ve Peygamber’e tabi olmuş birisidir.
Hicret etmiş bir sahabiye fâsık demek pek doğru görünmüyor.
Bu rivâyetlerin doğru olduğunu var sayalım.
Buna göre Velid’in “Ben-i Mustalık zekât mallarını vermediler, üstelik beni öldürmeye kalkıştılar” şeklinde defa ciddi yalan söylemesi lazım olur.
İslâm uğruna hicret etmiş bir sahabi bu denli yalan söylemiş olabilir mi? Üstelik Peygamber (sav) herhangi bir kimseyi, kendine hasım olan bir kavme elçi olarak göndermezdi.
Bu onun maharetli politikanına makul düşmezdi.
Bundan kaynaklı tefsirci F.
Râzî; “Velid’e fâsık denmesi uzak bir ihtimaldir.
Nasıl denebilir ki, fâsık fazlası yerde imandan uzaklaşmış şahıslar ile ilgilikullanılır” demiş.
Anlaşıldığı kadarıyla kendine güvenilmeyen, (yalancı) bir müşrik bir haber getirmiş, müslümanlar da bu habere inanıp bir kavme saldırmak istemişler.
Allah’ın elçisi ise çabuk etmemiş, ihtiyatla davranıp hatalı bir iş yapılmasına destur vermemiştir.
Âyet bu münasebetle inmiş olabilir.
(Allahu a’lem) (Ateş, Süleyman.
Yüce Kur’an’ın Modern Tefsiri, 8/516)
Demek ki fâsıktan duyulan bişiyi, fâsıkın getirdiği, yaydığı, neşrettiği paylaştığı haberleri derhal kabul etmemek lazım olur.
Bunlar yalan, uydurma, dedi-kodu, hayali şeyler, fitne ve baş karıştırmaemelli olabilir.
Teenni (düşünerek, araştırarak, önlemli davranarak), ihtiyat hissesibırakarak hareket etmek lazım olur.
Dırar ile ilgili yalan ifade eden bireyin dediklerine göre hareket etseydi,kuşkusuz eksiklikleri yapacaktı.
Ama Peygamber söylenilen şeyin doğru olup olmadığını kavramak için bir seriyye gönderdi.
Sonuçta Hâris b.
Dırar’ın Medine’ye gelip vaziyeti izahı üstüne mevzu anlaşıldı.
Kimseye zarar verilmedi.
Eğer çabuk edilip de birilerine ceza verilseydi, -âyetin dediği gibi- eldenet malumat olmadan bakalarına zarar verilmiş gerçekleşir, ardından da yapılanlardan pişmanlık duyulurdu.
Velid b.
Ukbe ile ilgili indiği söylenen bu âyet, haberi getiren bireyi “fâsık” olarak niteliyor.
Yoldan çıkan mananına gelen fâsık Kur’an’da genellike müşrikler ve kâfirler ile ilgili tüketilir.
“Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete ulaştırmaz” (Münâfıkûn 63/6), “Rabbinin emrinin dışına çıktı (fâsık oldu)” (Kehf 18/50), “Fıska düşenlerin yeri ateştir” (Secde 32/20) gibi.
Burada adı geride bıraktığımız Velid ise babası Muğire’yi bırakıp müslüman olmuş, Medine’ye hicret etmiş ve Peygamber’e tabi olmuş birisidir.
Hicret etmiş bir sahabiye fâsık demek pek doğru görünmüyor.
Bu rivâyetlerin doğru olduğunu var sayalım.
Buna göre Velid’in “Ben-i Mustalık zekât mallarını vermediler, üstelik beni öldürmeye kalkıştılar” şeklinde defa ciddi yalan söylemesi lazım olur.
İslâm uğruna hicret etmiş bir sahabi bu denli yalan söylemiş olabilir mi? Üstelik Peygamber (sav) herhangi bir kimseyi, kendine hasım olan bir kavme elçi olarak göndermezdi.
Bu onun maharetli politikanına makul düşmezdi.
Bundan kaynaklı tefsirci F.
Râzî; “Velid’e fâsık denmesi uzak bir ihtimaldir.
Nasıl denebilir ki, fâsık fazlası yerde imandan uzaklaşmış şahıslar ile ilgilikullanılır” demiş.
Anlaşıldığı kadarıyla kendine güvenilmeyen, (yalancı) bir müşrik bir haber getirmiş, müslümanlar da bu habere inanıp bir kavme saldırmak istemişler.
Allah’ın elçisi ise çabuk etmemiş, ihtiyatla davranıp hatalı bir iş yapılmasına destur vermemiştir.
Âyet bu münasebetle inmiş olabilir.
(Allahu a’lem) (Ateş, Süleyman.
Yüce Kur’an’ın Modern Tefsiri, 8/516)
Demek ki fâsıktan duyulan bişiyi, fâsıkın getirdiği, yaydığı, neşrettiği paylaştığı haberleri derhal kabul etmemek lazım olur.
Bunlar yalan, uydurma, dedi-kodu, hayali şeyler, fitne ve baş karıştırmaemelli olabilir.
Teenni (düşünerek, araştırarak, önlemli davranarak), ihtiyat hissesibırakarak hareket etmek lazım olur.
İşte burada kalpleri süsleyen ibadet döneme giriyor.
Bu da ilk olarak Peygamber’in, ardından da müslümanların teenni ve basiretle hareket etmeleri; imanın kalplerinde süslenmesidir.
Şüphesiz kalpleri süsleyen ibadet davranışları da süsler.
İman sahiplerini aceleci, peşin fikirli, önyargılı, adaletsiz, vicdansızolmaktan korur.
Yerinde hareket etmeyi, hakka ve hukuka uymayı, net malumat olmadanhüküm vermemeyi öğretir.
Allah (cc) imanı mü’minlerin (sahabelerin) kalbinde tezyîn edince (süsleyince) Peygamber onlara değil, onlar Allah’ın Elçisine uydular.
Dahası bununla Tanrı onların yalan haberle amel edip düşebileceklerikülfet ve meşekkatlerden onları kurtardı.
İnkârcılığı, yalancılığı, çekinmeden günah işlemeyi, başka bir deyişleharamları çirkin gözler önüne serdi.
Böylece mü’minler Allah’ın lütuf ve inayetiyle ibadet ve Allah’a itaatten ayrılmazlar.
Böyle kimseler rüşde ermiş, doğru adresi bulmuş, yön emeliyle olanlardır.
Bunların kimlerin olduğunu en iyi bilen de Allah’tır.
(Taberî, İbni Cerir.
Câmiu’l-Beyân, 11/383)
Yürekleri imana açmak, hisleri ona doğru harekete geçirmek, ibadetetmeyi kendilerine tezyinât-ziynet gibi süslü göstermesi, imandaki güzellikleri ve hayrı göstermesi...
Şüphesiz tüm şunlar Allah’ın mü’min kullarına lütfudur.
Bu lütuf ve ihsan da en devasa bağıştır.
İnsana ulaşan başka nimetler, ibadet nimetine göre henüz değersizdir.
Allah (cc) burada kişiler için hayrı dilediğini, küfür, başkaldırı ve fâsıklıkın çirkin, yersiz, nahoş olduğunu kendisinin gösterdiğini, hidayetin kendisinden olduğunu yeniden anımsadıyor.
(Ya da bunların çirkin şeyler olduğunu Allah’ın onlara kısmet ettiği ibadetnuruyla, basiretle anlarlar.
Unutmamak lazım olur ki Tanrı hidayeti dileyene, kendisi seçimine göre hidayet yollarını basitleştirir.) Tüm şunlar O’nun hikmetinin eseridir.
Bu da ilk olarak Peygamber’in, ardından da müslümanların teenni ve basiretle hareket etmeleri; imanın kalplerinde süslenmesidir.
Şüphesiz kalpleri süsleyen ibadet davranışları da süsler.
İman sahiplerini aceleci, peşin fikirli, önyargılı, adaletsiz, vicdansızolmaktan korur.
Yerinde hareket etmeyi, hakka ve hukuka uymayı, net malumat olmadanhüküm vermemeyi öğretir.
Allah (cc) imanı mü’minlerin (sahabelerin) kalbinde tezyîn edince (süsleyince) Peygamber onlara değil, onlar Allah’ın Elçisine uydular.
Dahası bununla Tanrı onların yalan haberle amel edip düşebileceklerikülfet ve meşekkatlerden onları kurtardı.
İnkârcılığı, yalancılığı, çekinmeden günah işlemeyi, başka bir deyişleharamları çirkin gözler önüne serdi.
Böylece mü’minler Allah’ın lütuf ve inayetiyle ibadet ve Allah’a itaatten ayrılmazlar.
Böyle kimseler rüşde ermiş, doğru adresi bulmuş, yön emeliyle olanlardır.
Bunların kimlerin olduğunu en iyi bilen de Allah’tır.
(Taberî, İbni Cerir.
Câmiu’l-Beyân, 11/383)
Yürekleri imana açmak, hisleri ona doğru harekete geçirmek, ibadetetmeyi kendilerine tezyinât-ziynet gibi süslü göstermesi, imandaki güzellikleri ve hayrı göstermesi...
Şüphesiz tüm şunlar Allah’ın mü’min kullarına lütfudur.
Bu lütuf ve ihsan da en devasa bağıştır.
İnsana ulaşan başka nimetler, ibadet nimetine göre henüz değersizdir.
Allah (cc) burada kişiler için hayrı dilediğini, küfür, başkaldırı ve fâsıklıkın çirkin, yersiz, nahoş olduğunu kendisinin gösterdiğini, hidayetin kendisinden olduğunu yeniden anımsadıyor.
(Ya da bunların çirkin şeyler olduğunu Allah’ın onlara kısmet ettiği ibadetnuruyla, basiretle anlarlar.
Unutmamak lazım olur ki Tanrı hidayeti dileyene, kendisi seçimine göre hidayet yollarını basitleştirir.) Tüm şunlar O’nun hikmetinin eseridir.
İnsana düşen Allah’ın davetine icabet etmesi, hidâyeti seçenek etmesi ve Allah’tan gelen hakikate teslim olmasıdır.
İnsan kimi konularda, hüküm almada, bişi ya da bir kimse ile ilgili hükümvermede çabuk eder.
Âyet ilk olarak sahabelere ardından da müslümanlara kendleri için hayır zannettikleri, gerçekte şer/yanlış olan konularda çabuk etmemeyianımsadıyor.
(Kutub, Seyyid.
fi-Zılâli’l-Kur’an, 6/3342)
İmanın sevdirildiği, kalplerinde imanın tezyîn edildiği, inkârcılığın, fıskın (yoldan çıkmanın), Allah’a başkaldırı etmenin O’nun hükümlerine karşı gelmenin çirkin, antipatik, zararı dokunabilecek gösterildiği şahıslar...
Yani ibadet edenler.
Yani evvel Peygamberin sahabeler, ardından ihlaslı mü’minler.
İşte onlar râşidler’dir.
Yani rüşde erenler, doğru adresi bulanlar, aklı başında hareket edenlerdir.
Ya da aklını kullanarak sevdirilen şeyleri benimseyen, çirkin ve şer gösterilen şeylerden uzak bekleyip doğru adresi, isabetli seçimi, neticesiverimli olan kazancı elde edenlerdir.
Rüşd, başlı başına doğru adresi, doğru adresi bulmayı, o yolda sebat etmeyi, aklını iyi kullanmayı, henüz doğrusu aklı hayırlı ve isabetli işlerde kullanmayı ifade eder.
Râşid olmak, rüşdüne ermek, rüşd yolunu tutmak aklını isabetli kullananların işidir.
Aynı vakitte bir nitelik sorunudur.
Rüşd yolu bu arada İslâmın, sıratı-ı müstakim-en doğru yolun” başkaisimidir.
Kim rüşd yolunu izlerse en dayanıklı bir köke tutunmuş gerçekleşir.
İnsan kimi konularda, hüküm almada, bişi ya da bir kimse ile ilgili hükümvermede çabuk eder.
Âyet ilk olarak sahabelere ardından da müslümanlara kendleri için hayır zannettikleri, gerçekte şer/yanlış olan konularda çabuk etmemeyianımsadıyor.
(Kutub, Seyyid.
fi-Zılâli’l-Kur’an, 6/3342)
İmanın sevdirildiği, kalplerinde imanın tezyîn edildiği, inkârcılığın, fıskın (yoldan çıkmanın), Allah’a başkaldırı etmenin O’nun hükümlerine karşı gelmenin çirkin, antipatik, zararı dokunabilecek gösterildiği şahıslar...
Yani ibadet edenler.
Yani evvel Peygamberin sahabeler, ardından ihlaslı mü’minler.
İşte onlar râşidler’dir.
Yani rüşde erenler, doğru adresi bulanlar, aklı başında hareket edenlerdir.
Ya da aklını kullanarak sevdirilen şeyleri benimseyen, çirkin ve şer gösterilen şeylerden uzak bekleyip doğru adresi, isabetli seçimi, neticesiverimli olan kazancı elde edenlerdir.
Rüşd, başlı başına doğru adresi, doğru adresi bulmayı, o yolda sebat etmeyi, aklını iyi kullanmayı, henüz doğrusu aklı hayırlı ve isabetli işlerde kullanmayı ifade eder.
Râşid olmak, rüşdüne ermek, rüşd yolunu tutmak aklını isabetli kullananların işidir.
Aynı vakitte bir nitelik sorunudur.
Rüşd yolu bu arada İslâmın, sıratı-ı müstakim-en doğru yolun” başkaisimidir.
Kim rüşd yolunu izlerse en dayanıklı bir köke tutunmuş gerçekleşir.
Nitekim âyet imanı seven, onu kalbinde ve yaşamında süsleyen, yaşamınıimanla süsleyen, Allah’ın razı bulunmadığı davranışlardan, eylemlerden uzak olanları “Râşidiûn-rüşd yoluna girenler” diye övüyor.
Bu da İslâmı tüm istikametleriyle benimsedikten ardından, onu hayatlaştıranları anlatan bir ifadedir.
Bu ifadeden anlaşıldığına göre bütün müslümanlar bu hataya düşmemişler, yanlızca kimi kimseler bu fikiri öne sürmüşlerdir.
İslâm toplumunun doğru yol üstünde kalması, onlara imanı sevdirip, küfr, fısk ve başkaldırı yolundan kendilerini nefret ettirmesi Allah'ın bir lütuf ve ihsanıdır.
Âyet iki gruba sesleniyor.
“Şayet o (Peygamber) size birçok işlerde uysaydı...” hitabı Ben-i Mustalik kabilesi üstüne silahlı güç gönderilmesini isteyenleredir.
Âyetin ikinci kısmı; “...Fakat Tanrı size imanı sevdirdi...” hitabıyla geneldir.
Burada, kendisi görüşlerinde ısrar etmeyip imanın gereği Peygamber’e itaat edenler övülüyor.
Bu da İslâmı tüm istikametleriyle benimsedikten ardından, onu hayatlaştıranları anlatan bir ifadedir.
Bu ifadeden anlaşıldığına göre bütün müslümanlar bu hataya düşmemişler, yanlızca kimi kimseler bu fikiri öne sürmüşlerdir.
İslâm toplumunun doğru yol üstünde kalması, onlara imanı sevdirip, küfr, fısk ve başkaldırı yolundan kendilerini nefret ettirmesi Allah'ın bir lütuf ve ihsanıdır.
Âyet iki gruba sesleniyor.
“Şayet o (Peygamber) size birçok işlerde uysaydı...” hitabı Ben-i Mustalik kabilesi üstüne silahlı güç gönderilmesini isteyenleredir.
Âyetin ikinci kısmı; “...Fakat Tanrı size imanı sevdirdi...” hitabıyla geneldir.
Burada, kendisi görüşlerinde ısrar etmeyip imanın gereği Peygamber’e itaat edenler övülüyor.

Yorum Gönder